19 Ekim 2015 Pazartesi

Zaman mefhumunun yitimi

Bir soluk alıyorsun, sanki bir ömür sürüyor o havayı içine çekmen. Yanındaki adamın bakışlarını içiyorsun, karşıdaki kadınların hüznünü içiyorsun, susuyorsun. Zaman, yavaş yavaş dağılıyor ağzından çıkan buharla birlikte. Her şeyi görüyorsun; şu masanın üzerindeki sinekten, sandalyede uyuklayan kadına. Her şey en net, en yalın haliyle karşında işte. Hiçbir koşturmaca yok. Bir nefes alıyorsun, bir nefes veriyorsun, hepsi bu. Yaşıyorsun işte. Ama akmıyor zaman, akmak bilmiyor.
Pek kimsenin anlamayacağını sandığın bir “uzaklara bakmalı film”desin işte. Yine entel dantelsindir herhalde bu yazıyı okumayacak olan halana göre. Mutlaka öylesindir. Anlaşılmadığını düşünüyorsun yine. Anlaşılmak istiyorsun oysa, ağlamak değil. Ama bir stadyum dolusu insan, yasını ıslıklarla bölüp yüzüne tükürüyor. “Barış” diyorsun, “Savaş mı var?” diye üstüne yürüyorlar. “Savaş var işte, paramparça bedenler önümüzde. Görmüyor musunuz?”
“İyi misin?” diyor bir kadın gelip yanına. “İyiyim, ne kadar iyi olunabilirse.” Gülümsemek zamanı hızlandırır mı? Belki. Bir belkiye sığınıp gülümsüyorsun. Tamam, şimdi şu sandalyede uyuklayan kadını düşünmeli belki de. Ya da şu uçan sineği. Yok ama, dağıtmak mümkün değil o görüntüleri.
“Merhaba” diyor iki kadın masaya yaklaşıp. “Numuneye gittik, buraya yönlendirdiler. Yapılabilecek ne var, yapabileceğimiz ne var?” Ahh, öyle çok şey var ki yapılabilecek! Hepsi de sarılmakla başlar bugün. “İyi ki geldiniz, buraya gelmeniz, bizi yalnız koymamanız...” diye başlıyor biri minnet dolu, sevgi dolu gözlerle. Bununla yetinmek istemiyor gelenler, “Geldik, ama yapabileceğimiz bir şeyler olmalı.” diyorlar ısrarla, “Ne yapabiliriz?” Daha nasıl demeli ki işte. Tam da yapmanızı istediğimiz şeyi yapmaktasınız, geliyorsunuz, konuşuyorsunuz burada bizlerle. Yalnız değilsiniz diyorsunuz. Tam da buna ihtiyaç var burada, ilk aşamada.
“Yemek kaçta gelir acaba?” diyor biri. Saate bakıyorsun, daha çok erken oysa yemek için. Herkes aynı şeyi hissediyor işte, herkes senin gibi. Bu adam da acıktığından değil, zaman geçsin artık istediği için akşamı bekliyor. Akşam olsun, yarın olsun, bir sonraki hafta olsun hemen, tez elden iyileşsin hastanedekiler, yoğun bakımdakiler çıksın artık, zaman geçsin artık hemen, hızla n'olur, ağlamalar azalsın artık, kabuslar azalsın artık, bir akşam yemeği yesek hemen şimdi, geçse bugün de, gece olsa uyusak... Uyumak ne mümkün oysa yine? Gündüzleri gece olsun istemek, geceleri sabahı beklemek. Aynaya bakamamak. Saçlarını yıkarkan delice ağlamak. Evde duramamak, dışarda duramamak, kapalı mekanda duramamak, açık alanda duramamak...
Yok, mesele korkmak değil, yalnız hissetmek değil, güçsüz hissetmek değil. Acı öylesine yoğun ki kaldıramamak. Daha da zoru, üzerimizdeki bu nefreti kaldıramamak. Hastanelerde koridorlarda abuk sabuk konuşan o hastabakıcılara bir şey diyememek, hastane koridorunda üstüne basa basa hâlâ “Devlet terör yapmaz!” diyen o televizyonu parçalayamamak, Suruç'un ardından “Ne çok ölmüşüz” derken ölmek yine bunca çok, bunca çok... Bunca çok acı, bunca çok nefret üzerimizde... Yaşıyoruz ama işte.
Ne yapsan, ne desen, ne yazsan yanlış gibi şimdi. Bir yumru işte, boğazında koca bir yumru, nefes almak zor geliyor sana. Bir acı ki katlanılmaz. Dokuz gün mü, nasıl olur? Aylar geçti sanki üstünden... Aylarca yaşanmışlık eklendi sanki üstüne. Aylarca ağladık, kabuslar gördük, sarıldık, rahatladık, yine ağladık... Nasıl dokuz gün olur daha?
Zaman, geçecek elbette öyle ya da böyle. Ama o ses, o koku, o acı kazındı zihnine. Düşündükçe ellerini titreten o öfke kalacak sende. Polisin o yaralı, şaşkın kalabalığın üzerine sıktığı su, attığı biber gazı hâlâ gözünün önünde. Zaman geçmesini bilecek elbet. Ama sen şahitsin olan bitene. Acı geçmeyecek. İyi değilsin. İyi olmak istiyorsun, iyi olsun istiyorsun her şey. Biliyorum. Ben de öyle istiyorum. Yalnız değilsin. Seninleyim. Bil. Gel şimdi, ve tut elimden ki birlikte kalkalım ayağa. Gel şimdi ki paylaşalım acımızı. Gel ki, sarılalım yine. Barış demek için yine. İnadına.
not: Bu yazı; http://www.kaosgl.com/ sitesinde 19 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kabuk

Geçen gün arkadaşlarla aramızda geçen bir konuşmadan aklımda kalanlar:
- Devrimci mi?
- Devrimci bir çaba tabii ki! Kişiler öylece yaşayıp gitmekte kabuklarının içerisinde. Mutsuzluklarıyla, değişmezlikleriyle, sevmedikleriyle, sınırlarıyla… Ve yönetmen gelip o sınırları apaçık ortaya koyuyor. Gözümüze sokuyor aşılamayanlı, ya da aşmaya çalışılmayanı… Sadece izleyicinin değil, karakterlerin de apaçık görmesini sağlıyor kendi kabuklarını.
- Buna neden devrimci diyorsun?
- Kişinin kendi sınırının apaçık yüzüne vurulması, “Sen böyle mutlu değilsin, burda olmak ve bu şekilde yaşamak istemiyorsun.” fikrinin bir öğüt gibi değil, bir farkındalık olarak sunulması zaten -doğrudan- değişimi getirmeyecek mi? Mutsuzluğunu, huzursuzluğunu, onu çevreleyen olumsuzluğu farkeden kişi, değişimin öncüsü olmayacak mı? Ya kendini değiştirecek, ya da çevresini! Çünkü böyle yürümediğinin farkında artık! Her durumda kabuğunu yırtacak…
- “Farkettiği için” diyorsun, “değiştirmek isteyecek”.
- Evet.
- Yanlış.
- Ama ezbere bir cümleden bahsetmiyorum ben. Birinin birine sen mutsuzsun ya da tembelsin ya da bir işe yaramazsın demesi değil kastım. Karakterin kendi gerçekliğini farketmesi; “Ben mutsuzum, tembelim, işe yaramaz haldeyim.” diyebilmesi. Bunu farkedince…
- Hiçbir şeyin değişmeme ihtimali var.
- Var, ama değiştirme isteği çok daha ağır basacaktır.
- Filmin başından sonuna kendini sorgulayan, kabuğunu gören, sınırlarını açıkça fark eden en az 3 karakter var, değil mi? Filmin sonuna kadar hangisi kendi kabuğunu yırtma eğilimi içerisine giriyor?
- (Uzun bir sessizlik, ve sonra kısık sesli bir itiraf) Hiçbiri…
Alıntı özetliyor kafamdakileri. Son replik; şaşkınlığımı, afallamışlığımı açıkça ortaya koyuyor. İnsanlar, -hepsi olmasa da önemli bir kısmı- belki de farkında kendi huzursuzluklarının, belki de açıkça görüyorlar bir şeylerin yanlış olduğunu, onlar bir şey yapmazsa hiç bir şeyin değişmeyeceğini biliyorlar belki. Bu sohbetin ardından birkaç gün geçti, ama şaşkınlığım hala aynı seviyede. Kabuğu görmek, kabuğu yırtmak için yeterli olmayabilir. Ama neden?
Dün bu soruyu sorduğum bir başka arkadaş dedi ki; “Çünkü kabuğun dışında ne olduğunu bilmiyorsun.” Ve ekledi; “Dahası kabuğu yırtarsan, yaşamaya devam edebilir misin, onu da bilmiyorsun.”
Gerçekten de korku mudur kişileri bugünkü huzursuz hayatlarına hapseden? Etrafımda bir sürü arkadaş; sistemin sorunlarından yakınıyor bugün: İşsizlikten ya da parasızlıktan yakınıyor, işlevsizlikten yakınıyor, yok sayılmaktan bahsediyor, toplumsal normların onu hapsettiği kafese küfrediyor, sınavların hayatını silip süpürmesine hayıflanıyor, staj başvurusu için yazdığı CV'lerdeki kendi yalanlarına sinirleniyor, ileride takım elbiseli bir şirket çalışanı olmak istemediğini söylüyor, aile kavramını hepten reddetmek istiyor, hükümetin sayısız polis ve bitmek bilmeyen baskılarıyla kendi yaşam alanlarını yaşanılmaz bir yere çevirmesinden şikayet ediyor, artan milliyetçilikten dem vuruyor, bakanların abuk-sabuk açıklamalarına sinirleniyor, … Yakınıyor insanlar, neredeyse herkes durmaksızın yakınıyor. Ama değiştirmek için çoğu tek bir adım atmıyor. Nedendir? Kabuğun ardını görememekten midir? Güneşli bir gün; hayal olarak bile canlanmıyor mu zihinlerimizde artık?
Bu ufuksuzluk neye sürükler kendi kabuğuna sıkışmış insanı? Mütemadiyen yakınır kişi sevemediği yaşamından, ama söküp atamaz sevmediği şeyleri bir türlü. Bugün toplumun dayattığı tüm normlardan nefret eden üniversiteli bir asi; yarın bakmışsın işten çıkmış yorgun argın, sevmediği ama -belki de bir çocuk sahibi olduğu için ya da sadece “dul” sıfatından korktuğu için- toplumdan dışlanmamak üzere katlanmak zorunda olduğunu hissettiği mutsuz evliliğini nasıl sürdürebileceğini hesaplıyor. Bugün “milliyetçilik çok kötü” diyen bir genç; bir bakmışsın 30'una 40'ına gelince, parti önderlerinin geçmişte işlediği tüm cinayetleri unutarak “ama AKP önünde bugün biricik muhalefet CHP'dir” diyor.
Tüm bu sebeplerle seslenmek gerek kabuğuyla yaşayanlara: Bugün seni çevreleyen kabuk var ya, farkettiğin ya da henüz farketmediğin; o kabuk, şimdi yırtmazsan kemikleşecek, senin bir parçan olacak ve sen sistemin seni sürükleyişinin farkına bile varamayacaksın. Kabuğun dışı ırmaktır dostum. İş; kabuğu parçalamanla bitmeyecek. Önce kabuğunu parçalaman, sonra akıntıya rağmen hayal ettiğin topraklara doğru yüzmen gerekecek. Ama korkma, yüzenler var bugün o ırmakta akıntıya rağmen; güneşli toprakları işaret edeceklerdir ışıklı gözleriyle, istersen tutacaklardır senin de elinden, öğreteceklerdir sana da yüzmeyi.
not: Bu yazı; ozgurgenclik.org sitesinde 2 Ağustos 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

19 Ocak 2014 Pazar

Virginia Woolf

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç zamanların birini daha yaşayamayacağımızı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım, odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. İki insanın birlikte bu kadar mutlu olabileceğini düşünemezdim bu korkunç hastalık beni bulana değin. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam daha iyi olabileceksin. Olacaksın da, biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile doğru düzgün beceremiyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şey şu ki; yaşadığım tüm mutlulukları sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve inanılmaz ölçüde iyiydin. Demek istediğim, bunu herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Senin iyiliğinin katiyeti dışında bendeki her şeyi yitirdim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum." (Leonard Woolf'a, 28 Mart 1941)
1941’de kocası Leonard’a bu mektubu bırakarak, evlerinin yakınlarındaki Ouse nehrine atladı Virginia Woolf cebinde taşlarla. Geride (biri kocasına biri kardeşine) iki adet intihar mektubu, ve pek çok edebi eser bıraktı.
Yaklaşık altmış yıl önce Londra’da dünyaya gelmişti. Annesinin de babasının da daha öncesinde başka evlilikleri, başka çocukları olmuştu. Babası, Victoria devrinin tanınmış yazarlarındandı. Annesini çocuk yaşta yitirdi. Dönemin şartları gereği, bir “kız çocuk” olarak okula gönderilmedi. Ancak babasının yardımıyla o da kızkardeşi Vanessa Bell de kendini geliştirdi. Henüz çok küçüklerken, Virginia yazar olmaya karar verirken, kızkardeşi de ressam olmaya karar verdi. Çok daha sonrasında, Virginia’nın kitapları yayınlanmaya başladığında, kitapların kapaklarını da hep kardeşi Vanessa Bell resimledi.
Çocukluğunda vaktini babasının kütüphanesinde geçiren Virginia’nın kısa hikayelerinin bir kısmı ilk kez bir gazetede yayınlandığında o, henüz 13 yaşındaydı. Dine ve toplumsal değerlere aşırı önem atfedilmesiyle mantıksallıktan romantizme ve mistisizme geçişi simgeleyen Victoria dönemi yaşam tarzına karşı olan Virginia, yazılarında bunlardan da bahsetti.
Victoria dönemi; bir taraftan yoksul ailelerde 4-5 yaşındaki çocukların bile aile bütçesine katkıda bulunmak üzere madende çalışmaya gönderildiği bir dönemken; bir taraftan kültürel normlar, yaşam tarzı ve ahlak üzerinde ciddi bir değişikliğe neden olan orta sınıfın tomurcuklanmasının önünü açmış, ve “mahremiyet” kavramını, orta sınıf yaşamın ayırt edici özelliği haline getirmişti. Böylece toplumun bir kesimi için “yokluk” içinde yaşamak normalken, aileler evlerde 30-40 kişi kalırken; toplumun diğer kesimi için normalleşen ise, dışarıya kapanıp, kalın perdelerin ardına saklanan İngiliz evlerinde kent soyluluğuydu.
Her iki kesimde de bu dönemde özellikle kadınlar üzerindeki baskı dayanılmaz ölçüde artmıştı. Yoksul ailelerde kadınlar seks işçiliği yapıyor, hergün pek çok seks işçisi kadın, arka sokaklarda ölü bulunuyordu. Öte yandan; kent soylularının varlığı; dışarıdan sakınılan, yalnızca akşam buluşması ya da çay partisi gibi özel durumlarda davetlilere açılan bir iç mekan dünyasına sıkıştırılmıştı, ve kent soylusu kadınlar da “mahremiyet” kavramının baskısı altında kalın perdeleri ardındaki evlerine hapsedilmiş, gerçek hayattan soyutlanmışlardı.
Bu yönleriyle Viktoria dönemi yaşam tarzına eleştiriyle başlayan Virginia’nın yazarlık ve eleştirmenlik hayatı; 1904’te babasını yitirmesinin ardından Bloomsbury’ye taşınmasıyla birlikte bambaşka bir seviyeye taşındı. İçinde pek çok ünlü edebiyatçı barındıran, özellikle cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entellektüelden oluşan Bloomsbury grubu ile tanışması, onun  (ve dolayısıyla hepimiz için) bir dönüm noktası olmuştur. Virginia’nın bugün bilinen, fazlaca saygı duyulan bir feminist yazara dönüşmesindeki belki de en büyük etken; çoğunluğun eşcinsel ya da biseksüel olduğu Bloomsbury grubuyla tanışmasıyla birlikte toplum ve ahlak üzerine derinlemesine sorgulamalara girişmesidir.
1912’de Leonard Woolf ile evlenen Virginia için eşi; sevdiği, saygı duyduğu, önemsediği ve çok değer verdiği biriydi. Virginia’ya pek çok kez, pek çok alanda destek olan eşi Leonard; bir basımevi kurarak, Virginia’nın kitaplanının yayınlanması için de bir firsat yarattı. Böylece, Virginia’nın 1905’te yazmaya başladığı büyük bir özenin ürünü olan ilk kitabı The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanma imkanı buldu. Bu ilk kitabında Virginia; annesinin ölümü yenişini aktarıyor.
Sonrasında yayınlanan ikinci romanı Gece ve Gündüz; klasik gerçekçi üslûpla kaleme alınmış olup, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çeker. Bu kitapta Virginia; kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor.
1931’de yayınlanan kitabı Dalgalar ise, daha önce denenmemiş yepyeni bir tarzda kaleme alındı. Bu kitap; düzyazıyla kaleme alınsa da, hem şiirdir, hem romandır, hem de tiyatro oyunudur. Dalgalar’da dış dünya yok edilmiştir: Karakterlerin çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir…
Tüm dünyası evinde düzenleyeceği bir partiye hazırlanmak olan Mrs. Dalloway adlı bir kadının tüm bir gününü anlatan aynı isimli kitabı ise; Virginia’nın “bilinç-akışı” (stream-of-conscious) tekniğinin en başarılı örneklerinden. Bu teknikte; her bir sahne, hikayedeki belli bir karakterin anlık düşüncelerinin yakın takipçisi olarak ortaya çıkar. Yani yazar; olayları geçmişe dönüşlerle anlatmaktansa, zihinden aynı anda geçen bir sürü düşünce ve duyguyu bir iç monologla tasvir eder. Virginia’nın da pek çok eseri bu tekniğin başarılı örneklerindendir.
Kendisi de eşcinsel olan Virginia’nın eserlerinde eşcinsel yakınlıklara da bol bol rastlanır. I. Elizabeth döneminde hayat bulan Orlando isimli eserinde, hayata erkek olarak başlayan Orlando; saray çevreleriyle yakın ilişkiler içerisindeyken, bir değişim geçirir ve kadın olur. 19. yüzyılın kadınlara biçtiği rolü beğenmeyen Orlando, hızla hırçın, aykırı bir kişiye dönüşür, ve dört yüz yıla yakın yaşamını 1928’de tamamlarken boyun eğmez, çağdaş, dimdik duran bir kadındır. Virginia’nın tümüyle özgün bir düşünce ürünü olan bu romanı, o dönemki sevgilisi Vira Sackville-West’a adanmış.
1929’da “kadın ve edebiyat” konusu özelinde kaleme aldığı Kendine Ait Bir Oda adlı eseri ise, kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olup belki de en kolay okunan kitabı. “Madem ki kadınlar ve erkekler eş zeka ve yetenekte; o halde neden kadınlardan bir Shakespeare çıkmıyor?” gibi haddini bilmez “ezici” soruların ardından tarihsel ilişkilerin kökenine inen Virginia; bu kitabında bu soruyu cevaplayarak, kadınlara sesleniyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”
Daha sonrasında kaleme aldığı Flush adlı eserinde ise; Elizabeth Barret Browning ile Robert Browning arasındaki aşk öyküsünü Elizabeth’in köpeğinin bakış açısından anlatır.
Çoğu eserini bilinç-akışı tekniğini kullanarak yazan, sorgulanmamışı sorgulayan, sunulanı reddeden, hep özgün hikayelerin, zor tekniklerin peşinden koşan Virginia Woolf; elli yaşına yaklaştığında yazdıklarına yeterince odaklanamadığını, iyi yazamayadığını, yeteneğini yitirdiğini düşünerek içinden çıkamadığı bir bunalıma giriyor ne yazık ki. Yaşamın kıyısında geçirilen birkaç ayın ardından da bir gün kendini nehre bırakarak intihar ediyor.
Roman türünün gelişmesine katkısı büyük olan bu yazar, sadece edebiyat dünyası için değil, kadın mücadelesi veren bizler için de önemi oldukça büyük. İyi ki gelmiş, var olmuş, düşünmüş, sorgulamış, yazmış. Romanlarına gösterdiği büyük özen ve biz kadınlara verdiği cesaret için Virginia’ya binlerce teşekkür eder, onu tanımayan her kadının bu girişle birlikte Virginia’nın anlattıklarına kulak vermelerini dilerim.
Kaynaklar:                                                                                                        

not: Bu yazı; ozgurgenclik.org sitesinde 19 Ocak 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

22 Kasım 2013 Cuma

Bir Tespit ve Özeleştiri Metni

Bir “kızlı-erkekli”dir, almış başını gidiyor arkadaş. Ahlak polisliğine soyunan komşular türüyor, “muhafazakar demokrat yapımız”ı savunan valiler çıkıyor, ev baskınları yapılıyor, cezalar kesiliyor… Durun bi, durun! Yavaş gelin yahu…
“Biz nerede yanlış yaptık?” demeden edemiyorum. Nasıl oldu da gelip yatağımızın içine oturdular? Nasıl oldu da her bir konuda kendi bildiklerini dayatabileceklerini sandılar? Bu cesareti onlara biz mi verdik?
Ne yazık ki dostlar, evet, bu cesareti onlara biz verdik. Olayların bu raddeye varmasında bizim etkimiz (ya da çekingenliğimiz) büyük. Kanımca biz; duruşumuzu savunamıyoruz hakkıyla. Bilmediğimizden değil, düşüncelerimizi toparlayamadığımızdan değil, utandığımızdan değil…
Bakın olaylar nasıl gelişiyor?
Muhafazakar ahlak muhafızı pek sevgili beyefendi çıkıp “kızlı-erkekli” bir evde kalmanın toplum yapısına ters olduğunu dile getiriyor, engelleyeceklerini söylüyor, “Denizli’de de gördüğümüz bir sorun bu” diyor. Bu beyefendiye anlatılan apart sakinleri, “Biz komşuyuz, burada kimse kimsenin evinde kalmaz. Öyle bir durum yok” diyor.
Biz ne diyoruz? “Bu bir suni gündem yaratma çabasıdır” diyoruz. Tespit yerinde. Eylem sıfır.
Sonra, bu pek sevgili beyefendinin sözlerinden cesaretle İstanbul’da bir apartman sakini, apartman duvarına “Bazı insanlar kızlı-erkekli kalıyorlar… Polise ihbar edin!” duyurusu asıyor. Yazının muhattabı belli, üniversiteli bir kadın öğrenci. Bu kadın da olayın ardından “Eve erkek arkadaşlar da gelip gidiyor. Birlikte yemek yiyoruz… Biz öğrenciyiz, bu gayet normal… Evdeki erkeğin ağabeyim, kardeşim ya da arkadaşım olup olmadığını bilemezler” diyor.
Biz ne diyoruz? “Gündem bu değil!” diyoruz. Tespit yerinde. Eylem sıfır.
Derken evler basılmaya başlanıyor, ilk ceza Manisa’da bir öğrenci evine geliyor. İhbarlar artıyor. Özellikle tutucu yerellerde öğrenciler üzerinde baskı oluşturulmaya başlanıyor.
Bizimse aklımız almıyor olan biteni, “Öyle saçma şey olur mu?” havasındayız. “Evet, bu bir suni gündemdir. Ama bu, aynı zamanda hayatlarımıza doğrudan bir saldırıdır” diyerek savunmaya ve eylemliliğe geçmeye karar veriyoruz. Yine de biz bunun uygulamaya konulmasının mümkün olmayacağını düşünmekteyiz içten içe.
Sağolsun, başbakan yardımcısı çıkıp bize yol-yöntem anlatıyor, 58. maddeyi hatırlatıyor. Ne ki o 58. madde? “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” diyen madde.
Oysa iktidardakilerin korktukları; kızlı-erkekli buluşup gecelerce kumar oynamamız, kör-kütük sarhoş olmamız değildi. “Aman yarabbi, neler neler olur kızlı-erkekli aynı evde bulunulursa” dediklerinde akıllarından defedemedikleri düşünce hep “sevişmek eylemi”ydi.
Onlar bu düşüncelerle bir gusül abdesti aladursun, biz kendi halimize yanalım. Şu süreçte yaptığımız en ileri açıklamalar şöyleydi: “Oha, hükümete neymiş benim özel hayatımdan?”, “Evde kızlı-erkekli illa ki sevişilir mi?”, “Herkes evinin içinde istediğiyle oturur, kimi niye rahatsız ediyor ki bu durum?” Ve benzeri binlerce yuvarlak cevap.
Neredeyse hiçbirimiz “Batsın o ahlak!” diyemedik, “Muhafazakar toplum yapınız yerin dibine girsin!” diyemedik, “Sevişiyoruz, var mı diyeceğin?” diyemedik, “Sevişmek suç değil” bile diyemedik.
Utandık mı? Korktuk mu? Çekindik mi? Büyük ölçüde suni gündemi ana gündem yapmak istemeyişimizden. Ama tabii ki bizim her dediğimizin üzerini örten burjuva medya, kendi gündemini yine dayattı, şişirdi. Bizse özellikle üniversite öğrencilerine yönelik bu saldırıda sadece cılız bir ses çıkarmış olduk.
Tabii, üniversiteli bir kaç örgüt; kızlı-erkekli yürüyoruz, kızlı-erkekli oturuyoruz, kızlı-erkekli kitap okuyoruz, vb. eylemler koydu. Gayet güzel. Ama kimse kızlı-erkekli sevişmedi, öpüşmedi, sarılmadı, el-ele bile tutuşmadı. En azından bakışsaydı… Bu derece mi sadığız ahlaki normlara? “Seviyorum da, sevişiyorum da” demekten bu derece mi korkuyoruz? Vakit, başkaldırı vaktidir. Bugün bizim “O muhafazakar toplum yapınızı başınıza yıkıp, özgür dünyamızı kuracak ve bir yandan da delice sevip sevişeceğiz toplumsal normlara inat” deme günümüzdür!
Not: Bu yazı; Atılım Gazetesi’nin 22 Kasım 2013 tarihli 91. sayısında yayımlanmıştır.