19 Ocak 2014 Pazar

Virginia Woolf

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç zamanların birini daha yaşayamayacağımızı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım, odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. İki insanın birlikte bu kadar mutlu olabileceğini düşünemezdim bu korkunç hastalık beni bulana değin. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam daha iyi olabileceksin. Olacaksın da, biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile doğru düzgün beceremiyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şey şu ki; yaşadığım tüm mutlulukları sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve inanılmaz ölçüde iyiydin. Demek istediğim, bunu herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Senin iyiliğinin katiyeti dışında bendeki her şeyi yitirdim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum." (Leonard Woolf'a, 28 Mart 1941)
1941’de kocası Leonard’a bu mektubu bırakarak, evlerinin yakınlarındaki Ouse nehrine atladı Virginia Woolf cebinde taşlarla. Geride (biri kocasına biri kardeşine) iki adet intihar mektubu, ve pek çok edebi eser bıraktı.
Yaklaşık altmış yıl önce Londra’da dünyaya gelmişti. Annesinin de babasının da daha öncesinde başka evlilikleri, başka çocukları olmuştu. Babası, Victoria devrinin tanınmış yazarlarındandı. Annesini çocuk yaşta yitirdi. Dönemin şartları gereği, bir “kız çocuk” olarak okula gönderilmedi. Ancak babasının yardımıyla o da kızkardeşi Vanessa Bell de kendini geliştirdi. Henüz çok küçüklerken, Virginia yazar olmaya karar verirken, kızkardeşi de ressam olmaya karar verdi. Çok daha sonrasında, Virginia’nın kitapları yayınlanmaya başladığında, kitapların kapaklarını da hep kardeşi Vanessa Bell resimledi.
Çocukluğunda vaktini babasının kütüphanesinde geçiren Virginia’nın kısa hikayelerinin bir kısmı ilk kez bir gazetede yayınlandığında o, henüz 13 yaşındaydı. Dine ve toplumsal değerlere aşırı önem atfedilmesiyle mantıksallıktan romantizme ve mistisizme geçişi simgeleyen Victoria dönemi yaşam tarzına karşı olan Virginia, yazılarında bunlardan da bahsetti.
Victoria dönemi; bir taraftan yoksul ailelerde 4-5 yaşındaki çocukların bile aile bütçesine katkıda bulunmak üzere madende çalışmaya gönderildiği bir dönemken; bir taraftan kültürel normlar, yaşam tarzı ve ahlak üzerinde ciddi bir değişikliğe neden olan orta sınıfın tomurcuklanmasının önünü açmış, ve “mahremiyet” kavramını, orta sınıf yaşamın ayırt edici özelliği haline getirmişti. Böylece toplumun bir kesimi için “yokluk” içinde yaşamak normalken, aileler evlerde 30-40 kişi kalırken; toplumun diğer kesimi için normalleşen ise, dışarıya kapanıp, kalın perdelerin ardına saklanan İngiliz evlerinde kent soyluluğuydu.
Her iki kesimde de bu dönemde özellikle kadınlar üzerindeki baskı dayanılmaz ölçüde artmıştı. Yoksul ailelerde kadınlar seks işçiliği yapıyor, hergün pek çok seks işçisi kadın, arka sokaklarda ölü bulunuyordu. Öte yandan; kent soylularının varlığı; dışarıdan sakınılan, yalnızca akşam buluşması ya da çay partisi gibi özel durumlarda davetlilere açılan bir iç mekan dünyasına sıkıştırılmıştı, ve kent soylusu kadınlar da “mahremiyet” kavramının baskısı altında kalın perdeleri ardındaki evlerine hapsedilmiş, gerçek hayattan soyutlanmışlardı.
Bu yönleriyle Viktoria dönemi yaşam tarzına eleştiriyle başlayan Virginia’nın yazarlık ve eleştirmenlik hayatı; 1904’te babasını yitirmesinin ardından Bloomsbury’ye taşınmasıyla birlikte bambaşka bir seviyeye taşındı. İçinde pek çok ünlü edebiyatçı barındıran, özellikle cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entellektüelden oluşan Bloomsbury grubu ile tanışması, onun  (ve dolayısıyla hepimiz için) bir dönüm noktası olmuştur. Virginia’nın bugün bilinen, fazlaca saygı duyulan bir feminist yazara dönüşmesindeki belki de en büyük etken; çoğunluğun eşcinsel ya da biseksüel olduğu Bloomsbury grubuyla tanışmasıyla birlikte toplum ve ahlak üzerine derinlemesine sorgulamalara girişmesidir.
1912’de Leonard Woolf ile evlenen Virginia için eşi; sevdiği, saygı duyduğu, önemsediği ve çok değer verdiği biriydi. Virginia’ya pek çok kez, pek çok alanda destek olan eşi Leonard; bir basımevi kurarak, Virginia’nın kitaplanının yayınlanması için de bir firsat yarattı. Böylece, Virginia’nın 1905’te yazmaya başladığı büyük bir özenin ürünü olan ilk kitabı The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanma imkanı buldu. Bu ilk kitabında Virginia; annesinin ölümü yenişini aktarıyor.
Sonrasında yayınlanan ikinci romanı Gece ve Gündüz; klasik gerçekçi üslûpla kaleme alınmış olup, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çeker. Bu kitapta Virginia; kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor.
1931’de yayınlanan kitabı Dalgalar ise, daha önce denenmemiş yepyeni bir tarzda kaleme alındı. Bu kitap; düzyazıyla kaleme alınsa da, hem şiirdir, hem romandır, hem de tiyatro oyunudur. Dalgalar’da dış dünya yok edilmiştir: Karakterlerin çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir…
Tüm dünyası evinde düzenleyeceği bir partiye hazırlanmak olan Mrs. Dalloway adlı bir kadının tüm bir gününü anlatan aynı isimli kitabı ise; Virginia’nın “bilinç-akışı” (stream-of-conscious) tekniğinin en başarılı örneklerinden. Bu teknikte; her bir sahne, hikayedeki belli bir karakterin anlık düşüncelerinin yakın takipçisi olarak ortaya çıkar. Yani yazar; olayları geçmişe dönüşlerle anlatmaktansa, zihinden aynı anda geçen bir sürü düşünce ve duyguyu bir iç monologla tasvir eder. Virginia’nın da pek çok eseri bu tekniğin başarılı örneklerindendir.
Kendisi de eşcinsel olan Virginia’nın eserlerinde eşcinsel yakınlıklara da bol bol rastlanır. I. Elizabeth döneminde hayat bulan Orlando isimli eserinde, hayata erkek olarak başlayan Orlando; saray çevreleriyle yakın ilişkiler içerisindeyken, bir değişim geçirir ve kadın olur. 19. yüzyılın kadınlara biçtiği rolü beğenmeyen Orlando, hızla hırçın, aykırı bir kişiye dönüşür, ve dört yüz yıla yakın yaşamını 1928’de tamamlarken boyun eğmez, çağdaş, dimdik duran bir kadındır. Virginia’nın tümüyle özgün bir düşünce ürünü olan bu romanı, o dönemki sevgilisi Vira Sackville-West’a adanmış.
1929’da “kadın ve edebiyat” konusu özelinde kaleme aldığı Kendine Ait Bir Oda adlı eseri ise, kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olup belki de en kolay okunan kitabı. “Madem ki kadınlar ve erkekler eş zeka ve yetenekte; o halde neden kadınlardan bir Shakespeare çıkmıyor?” gibi haddini bilmez “ezici” soruların ardından tarihsel ilişkilerin kökenine inen Virginia; bu kitabında bu soruyu cevaplayarak, kadınlara sesleniyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”
Daha sonrasında kaleme aldığı Flush adlı eserinde ise; Elizabeth Barret Browning ile Robert Browning arasındaki aşk öyküsünü Elizabeth’in köpeğinin bakış açısından anlatır.
Çoğu eserini bilinç-akışı tekniğini kullanarak yazan, sorgulanmamışı sorgulayan, sunulanı reddeden, hep özgün hikayelerin, zor tekniklerin peşinden koşan Virginia Woolf; elli yaşına yaklaştığında yazdıklarına yeterince odaklanamadığını, iyi yazamayadığını, yeteneğini yitirdiğini düşünerek içinden çıkamadığı bir bunalıma giriyor ne yazık ki. Yaşamın kıyısında geçirilen birkaç ayın ardından da bir gün kendini nehre bırakarak intihar ediyor.
Roman türünün gelişmesine katkısı büyük olan bu yazar, sadece edebiyat dünyası için değil, kadın mücadelesi veren bizler için de önemi oldukça büyük. İyi ki gelmiş, var olmuş, düşünmüş, sorgulamış, yazmış. Romanlarına gösterdiği büyük özen ve biz kadınlara verdiği cesaret için Virginia’ya binlerce teşekkür eder, onu tanımayan her kadının bu girişle birlikte Virginia’nın anlattıklarına kulak vermelerini dilerim.
Kaynaklar:                                                                                                        

not: Bu yazı; ozgurgenclik.org sitesinde 19 Ocak 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

22 Kasım 2013 Cuma

Bir Tespit ve Özeleştiri Metni

Bir “kızlı-erkekli”dir, almış başını gidiyor arkadaş. Ahlak polisliğine soyunan komşular türüyor, “muhafazakar demokrat yapımız”ı savunan valiler çıkıyor, ev baskınları yapılıyor, cezalar kesiliyor… Durun bi, durun! Yavaş gelin yahu…
“Biz nerede yanlış yaptık?” demeden edemiyorum. Nasıl oldu da gelip yatağımızın içine oturdular? Nasıl oldu da her bir konuda kendi bildiklerini dayatabileceklerini sandılar? Bu cesareti onlara biz mi verdik?
Ne yazık ki dostlar, evet, bu cesareti onlara biz verdik. Olayların bu raddeye varmasında bizim etkimiz (ya da çekingenliğimiz) büyük. Kanımca biz; duruşumuzu savunamıyoruz hakkıyla. Bilmediğimizden değil, düşüncelerimizi toparlayamadığımızdan değil, utandığımızdan değil…
Bakın olaylar nasıl gelişiyor?
Muhafazakar ahlak muhafızı pek sevgili beyefendi çıkıp “kızlı-erkekli” bir evde kalmanın toplum yapısına ters olduğunu dile getiriyor, engelleyeceklerini söylüyor, “Denizli’de de gördüğümüz bir sorun bu” diyor. Bu beyefendiye anlatılan apart sakinleri, “Biz komşuyuz, burada kimse kimsenin evinde kalmaz. Öyle bir durum yok” diyor.
Biz ne diyoruz? “Bu bir suni gündem yaratma çabasıdır” diyoruz. Tespit yerinde. Eylem sıfır.
Sonra, bu pek sevgili beyefendinin sözlerinden cesaretle İstanbul’da bir apartman sakini, apartman duvarına “Bazı insanlar kızlı-erkekli kalıyorlar… Polise ihbar edin!” duyurusu asıyor. Yazının muhattabı belli, üniversiteli bir kadın öğrenci. Bu kadın da olayın ardından “Eve erkek arkadaşlar da gelip gidiyor. Birlikte yemek yiyoruz… Biz öğrenciyiz, bu gayet normal… Evdeki erkeğin ağabeyim, kardeşim ya da arkadaşım olup olmadığını bilemezler” diyor.
Biz ne diyoruz? “Gündem bu değil!” diyoruz. Tespit yerinde. Eylem sıfır.
Derken evler basılmaya başlanıyor, ilk ceza Manisa’da bir öğrenci evine geliyor. İhbarlar artıyor. Özellikle tutucu yerellerde öğrenciler üzerinde baskı oluşturulmaya başlanıyor.
Bizimse aklımız almıyor olan biteni, “Öyle saçma şey olur mu?” havasındayız. “Evet, bu bir suni gündemdir. Ama bu, aynı zamanda hayatlarımıza doğrudan bir saldırıdır” diyerek savunmaya ve eylemliliğe geçmeye karar veriyoruz. Yine de biz bunun uygulamaya konulmasının mümkün olmayacağını düşünmekteyiz içten içe.
Sağolsun, başbakan yardımcısı çıkıp bize yol-yöntem anlatıyor, 58. maddeyi hatırlatıyor. Ne ki o 58. madde? “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” diyen madde.
Oysa iktidardakilerin korktukları; kızlı-erkekli buluşup gecelerce kumar oynamamız, kör-kütük sarhoş olmamız değildi. “Aman yarabbi, neler neler olur kızlı-erkekli aynı evde bulunulursa” dediklerinde akıllarından defedemedikleri düşünce hep “sevişmek eylemi”ydi.
Onlar bu düşüncelerle bir gusül abdesti aladursun, biz kendi halimize yanalım. Şu süreçte yaptığımız en ileri açıklamalar şöyleydi: “Oha, hükümete neymiş benim özel hayatımdan?”, “Evde kızlı-erkekli illa ki sevişilir mi?”, “Herkes evinin içinde istediğiyle oturur, kimi niye rahatsız ediyor ki bu durum?” Ve benzeri binlerce yuvarlak cevap.
Neredeyse hiçbirimiz “Batsın o ahlak!” diyemedik, “Muhafazakar toplum yapınız yerin dibine girsin!” diyemedik, “Sevişiyoruz, var mı diyeceğin?” diyemedik, “Sevişmek suç değil” bile diyemedik.
Utandık mı? Korktuk mu? Çekindik mi? Büyük ölçüde suni gündemi ana gündem yapmak istemeyişimizden. Ama tabii ki bizim her dediğimizin üzerini örten burjuva medya, kendi gündemini yine dayattı, şişirdi. Bizse özellikle üniversite öğrencilerine yönelik bu saldırıda sadece cılız bir ses çıkarmış olduk.
Tabii, üniversiteli bir kaç örgüt; kızlı-erkekli yürüyoruz, kızlı-erkekli oturuyoruz, kızlı-erkekli kitap okuyoruz, vb. eylemler koydu. Gayet güzel. Ama kimse kızlı-erkekli sevişmedi, öpüşmedi, sarılmadı, el-ele bile tutuşmadı. En azından bakışsaydı… Bu derece mi sadığız ahlaki normlara? “Seviyorum da, sevişiyorum da” demekten bu derece mi korkuyoruz? Vakit, başkaldırı vaktidir. Bugün bizim “O muhafazakar toplum yapınızı başınıza yıkıp, özgür dünyamızı kuracak ve bir yandan da delice sevip sevişeceğiz toplumsal normlara inat” deme günümüzdür!
Not: Bu yazı; Atılım Gazetesi’nin 22 Kasım 2013 tarihli 91. sayısında yayımlanmıştır.